Kenar

Pencerelerinden Nağmeler Süzülen Kasır: Aynalıkavak

Bugün Aynalıkavak Kasrı olarak bildiğimiz, zarif ve seçkin mimari yapısının yanı sıra her bir zerresine notaların işlediği bir kültür mirası olan yapı, bir zamanlar Haliç’in kıyısına kadar uzanan, birçok yapıyı  içinde barındıran bir saraydı. Peki Haliç’in en büyük, Osmanlı’nın dördüncü büyük sarayı nasıl ihtişamlı bir saraydan mütevazı bir kasıra dönüştü? Gelin, Aynalıkavak Kasrı’nın bu uzun serüvenini birlikte inceleyelim. 

Antoine Ignace Melling, Voyage pittoresque de Constantinople et des rives du Bosphore, 1819

Aynalıkavak Sarayı’nın bulunduğu alan ve çevresinin ilgi görmeye başlaması Bizans devrine kadar dayanıyor. O zamanlarda imparatorun bağları bulunurmuş. 

Hasköy kurbinde leb-i deryada Tersane Bahçesi padişahlara mahsustur. Kefere arasında da krallara mahsus bağ imiş. Fatih Sultan Mehmed fetihten sonra iptida çadırını burada kurdurup gaza malini burada tevzi etmiş. Fermanı ile hamam ve kasır, sofalarla havuz ve şadırvanlar yapılmış. Satrançvari 12.000 adet servi ağacı dikilmiştir ki rayiası dimağı ta’tir ider. Bu ağaçlardan dolayı bu bağa güneş girmez.Bu bağın abdar şeftalisi, kayısısı pek memduhtur.

Evliya Çelebi

Osmanlı’da ise ilk kullanım, fetihten hemen sonra, Fatih Sultan Mehmet ile başlamış. İlk olarak 3 gün 3 gece süren şenlikler düzenlemiş burada ve Gazilere zafer hediyesi olarak mal, mülk, araziler dağıtmış. Daha sonra ise hamam, kasır vb. yapıların yapılması için ferman buyurmuş. 1455 yılında, günümüzde hala işlevini koruyan ve dünyanın yaşayan en eski tersanesi olma özelliğini taşıyan, Tersane-i Amire’yi yani Haliç Tersanesi’ni yaptırmış.  Aynalıkavak Sarayı bu yüzden Tersane Sarayı olarak da anılır. Evliya Çelebi’nin bahsetmiş olduğu 12.000 adet servinin dikilme nedeni de büyük ihtimalle tersanede kullanmak amacıylaydı. 

Bu alanın ilgi görmesinin nedeni Topkapı Sarayı’ndan saltanat kayıklarıyla ulaşım kolaylığı ve bugün Okmeydanı olarak bildiğimiz alanın, adından da anlaşılacağı üzere, ok atış alanı olarak kullanılmasıdır. Burası okçuluğa meraklı padişahları sürekli olarak hemen yakınındaki Hasbahçe’ye ve yakınlarındaki yapılara çekiyordu.  

Okmeydanı’nda bir nişan taşı

Okmeydanı’nda padişahlar bizzat atış yapar ve askerlerinin atış talimlerini izlerdi. Aynı zamanda halka açık bir alandı burası ve her sınıftan halk, belirli günlerde toplanır, yarışmalar düzenlerdi. Oku 1200 adım uzağa atmayı başaran kişi için adının ve atış tarihinin yazılı olduğu bir mermer taşı dikilirdi. Mermer taşı dikilen kişi anıtın altına paralar serper ve büyük bir ziyafet düzenlerdi. Okmeydanı, paşalara, vezirlere ve padişahlara ait pek çok anıt taşla doluydu bir zamanlar. Gel gelelim bugün, bu taşların hiçbiri kalmamış ve hatta bazı evlerin temellerinde bu taşlar kullanılmış.

Her ne kadar Fatih devrinde bu alanlar kullanılmaya başlasa da, ilk resmi Osmanlı vakannüvisi olan Naima’nın yazdığına göre Aynalıkavak Sarayı’na ait ilk yapının yapılması I. Ahmed döneminde, 1613 yılında emredilmiş. Yine aynı yazısında belirttiğine göre, I. Ahmed kasrın tamamlanmasından önce Eyüp Sultan Türbesi’ne yaya olarak gidip ziyaret etmiş.

Fakat yapı o kadar küçüktü ki tüm saray halkını barındıramıyordu. Daha sonra bu kasırda doğan Sultan İbrahim, kasıra ve çevresine ilgi göstermiş, eski kasıra yeni kısımlar ekletmiş, ayrıca sahilde yeni bir de köşk yaptırmış. 

“Leb-i deryada İbrahim Han bir kasır emrettirmiştir ki güya kasr-ı Havarnaktır…Anda Hükümdarlara ait kayıkhaneler vardır. Padişah yeni saraya ve gayrı bir yere gitmek murad etse kırlangıç kayığının kıçında cevahir kubbe altında müvecher taht üzerinde sade cura, zurna ve çifte nara faslı ederdi. Haliç’in sarafeyninde olan kat kat yalıları, bağ ve bahçe ve tersaneleri seyir ve temaşa ederek murad buyurdukları yere giderler. Bu bahçede has ahır dahi vardır. Hasılı, dört etrafı nesire bir bağ’ı hıyabandır.” 

Evliya Çelebi

Sultan İbrahim’den sonra tahta çıkan IV. Mehmed (1648-1687) döneminde de, padişah İstanbul’da yaşamamasına rağmen, saray önemini korumaya devam etti. Öyle ki, padişah 1679 Polonya seferinden döndüğünde, Haliç’teki yüzlerce kayığın ve geminin geçit törenini sarayda bulunan Kafesli Köşk’ten izlemiş. Bu geçit töreni 3 gün 3 gece boyunca sürmüş. 

“İstanbul esnafı kiraladıkları at kayıklarını ve mavunalarını birbirine çattırıp üstüne köşkler yaptırıp Galata önünden geçerek alay gösterirler. Padişah bu alayı Kafesli Köşk’ten seyreder.”

Fındıklılı Mehmed Ağa

Ertesi yıl ise Haliç Tersanesi’nin yakınında bulunan Şahkulu İskelesi ile Balat’ta bulunan Fenerkapısı arasına kurulan düzenek ile ipler üzerinde yürüyen cambazları yine bu köşten izlemiş.  

Aynalıkavak Sarayı, III. Ahmed döneminde en hareketli zamanlarını yaşamış. Çevresindeki kasır ve köşklerin çok ilgi görmesine rağmen önemini yitirmemiş. Sarayda yapılan yeniliklerin dışında gösterişli eğlenceler ve kutlamalar düzenlenmiş. Öyle ki, 1719’da padişahın oğulları, III. Mustafa ve I. Abdülhamit’in sünnet düğünleri burada, 15 gün 15 gece sürmüş. 

Levnî’nin, III. Ahmed’in şehzadelerinin sünnet düğününden gece gösterilerini tasvir eden bir minyatürü
Levnî’nin, III. Ahmed’in şehzadelerinin sünnet hazırlığını tasvir eden bir minyatürü

Fakat III. Ahmed zamanından sonra saraya ilgi yavaş yavaş kaybolmaya başlamış. I. Abdülhamid bu sarayı çok sevmiş. Ancak Rusya ile Küçük Kaynarca Antlaşması’nı imzalamak için Aynalıkavak Sarayı’nı seçince sarayın kaderi değişmiş. Tahta çıktığında belki de eski şanına dönmesini sağlayacaktı. Ancak bu antlaşma ile Osmanlı dünya üzerindeki üç büyük devletten biri olma özelliğini kaybedince, saray uğursuz görülerek devlet ambarı olarak kullanılmaya başlanmış. 

I. Abdülhamid’in vefatı ile birlikte III. Selim tahta çıktığında Osmanlı Devleti hem Avusturya hem de Rusya ile savaş halindeydi. Zorlu bir dönemde tahta çıkmıştı III. Selim. Adeta bir sığınak olarak gördüğü bu kasırda, İlhami mahlasıyla içsel dünyasını yansıttığı birçok şiir yazıp, beste yapmış; kendi eserlerinden oluşan konserler düzenlemiş.

Aynalıkavak Kasrı’nın içeriden görünüşü

III Selim iyi bir tanburi, aynı zamanda neyzendi. Sûz-i Dilârâ, Şevk-efza, Şevk-u Tarab, Arazbarbûselik, Nevakürdi makamlarını kazandırdığı Türk Musikisi’ne yeri doldurulmaz bir katkı sundu. Öyle ki onun öncülük ettiği musiki anlayışının izleri, takip eden onlarca yıl boyunca Türk Musikisi’nin zenginleşmesine vesile olmuş ve III. Selim Dönemi bu anlamda yeni bir ekol sayılmış. III. Selim’in altmıştan fazla eser bestelediği sanılıyor.

II Mahmut (1808-1839) ve Sultan Abdülmecid (1839-1861) zamanında saray alanı iyice Tersane’ye bırakılmış ve zamanla Haliç ile olan bağlantısı kesilerek alanı küçülmüş. Bakım ve onarımlar devam etse de,  saray halkının kıyılardaki saraylara yönelmesinden dolayı popülaritesini yitirmiş. 

1900’lü yıllara geldiğimizde iyice harap düştüğü ve bazı duvarlarının bakımsızlıktan yıkıldığı Deniz Müzesi arşivindeki belgelerden anlaşılmakta… 

Türk Musikisi’nin Ölümsüz Nağmeleri 

Bugün Aynalıkavak Kasrı’nın zemin katı, içerisinde yapılan onca bestenin, duvarlarında çınlayan, pencerelerinden süzülen her bir nağmenin anısına uygun olarak, III Selim’in ve dönemin musiki ruhunu gözler önüne seren bir anlayışla musiki müzesine çevirilmiştir. Türkiye’nin ilk musiki müzesidir. Musikimize önemli eserler vermiş olan Sultan Abdülaziz’in oğullarından Şehzade Seyfettin’in kızı Gevherî Sultan’a ait olan otuzdan fazla müzik aletine ev sahipliği yapıyor. Sultan’ın kendisinin kullandığı tanbur, ud, kemençe ile birlikte minyatür bir saz, koleksiyonunda yer alan keman, notalar, dergiler ve taş plaklar, varisleri tarafından sergilenmek üzere müzeye bağışlanmış. Müzede, ayrıca mimar ve koleksiyoner Zeki Bülent Ağcabay’ın bağışlamış olduğu 25 Türk Musikisi sazının yanı sıra, kıymetli bazı başka sazendelerin bağışlarından derlenen çok sayıda saz da bulunuyor. Zaman zaman düzenlenen konserler ve dinletilerle kasrın yüzyıllardan günümüze ulaşan sanat ve musiki dolu geçmişi yaşatılmaya çalışılıyor.

Sergilenen enstrümanlardan bazıları

Bunları biliyor musunuz?

“Aynalıkavak” adının, Venedik Cumhuriyeti ile imzalanan 1718 tarihli barış antlaşmasından sonra Padişaha armağan edilen büyük ve değerli Venedik aynalarını yüzünden saraya verildiği söylenmektedir. “Kavak kadar uzun endam aynaları olan saray” sözünün “Aynalıkavak” adına dönüştüğü, yaygın bir görüştür. III. Ahmet döneminde İstanbul’a gelen ve Aynalıkavak Sarayı’na girme imkânı bulan Aubry de la Motraye ise, seyahatnamesinde, sarayın bu adı, odalarındaki irili ufaklı aynalardan aldığını yazmaktadır. III. Selim’in saltanat yıllarında, adeta Saray ressamı ve mimarı konumunda olan A. İ. Melling’e gelince, o , buranın adının hep yanlış açıklandığını öne sürer. Melling’e göre güneş vurduğunda yaprakları sanki birer aynaymışçasına parlayan bir tür kavak ağacına “Aynalıkavak” denilmektedir ve sarayın bahçesinde de bu türden, çok yaşlı bir kavak ağacı bulunmaktadır. Gel gelelim, Tersane Sarayı’nın, çok daha önceki yıllardan beri “Aynalıkavak” adıyla bilindiği, l639 Kasım’ından 1641 Şubat’ına kadar İstanbul’da kalan Du Loir’ın seyahatnamesinden anlaşılmaktadır. Ancak Du Loir, sarayın kafes biçimindeki duvarlarının sanki aynalardan yapılmış izlenimini verdiği için buraya Ayna Sarayı dendiğini anlatmaktadır. İsveç Kralı XII. Kari ile birlikte İstanbul’a gelen mühendis -ve sonradan general- Olaf Loos da, 1710’da, yani Venedik’le yapılan antlaşmadan önce çizdiği ve sarayın içini gösteren resimlerin açıklamasında, binayı “Ayna Sarayı” (Spegel Serail-Sale de Miroirs) diye adlandırmaktadır. Demek oluyor ki buraya “Ayna Sarayı” veya “Aynalı Saray” denilmesi, Venedik barışından öncedir ve en azından 17. Yüzyıldan itibaren bu ad kullanılmaktadır. İ. Hakkı Konyalı’nın öne sürdüğü bir başka görüşe göreyse, o çağlarda ok hedeflerine “ayna”, bunların destek kazıklarına da “kavak” deniliyordu. Sarayın hemen arkasındaki tepe de Okmeydanı olduğuna göre, “Aynalıkavak” adı buradan kaynaklanmaktadır. Ne var ki bu varsayımın inandırıcılık kazanabilmesi için, ok hedefine gerçekten de “ayna”, hedef kazığına da “kavak” denildiğinin kanıtlanması gerekir. Ayrıca sarayın bulunduğu mahallin ok hedefleriyle ilgisi de belgelenmelidir.

III. Selim’in tekniğe feda ettiği eser: Aynalıkavak Sarayı, Prof. Semavi Eyice

Kaynaklar

  • Levni, Surname-i Vehbi, TSMK, III.Ahmed.
  • Eldem, Sedad Hakkı, Köşkler ve Kasırlar, Devlet Güzel Sanatlar Akademisi, 1696.
  • İncicyan, P. Ğ., XVIII. Asırda İstanbul, İstanbul Fetih Cemiyeti Yayınları, 1976.
  • Tarhan, Burçin, Dolmabahçe Sarayı ve Aynalıkavak Kasrı’nın Türk Bahçe Sanatındaki Önemi ve Yeri, Ankara Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsü, Yüksek Lisans Tezi, 1988.
9891d9282b8225c4c0f61f90af0698d6

Boğazın Kızıl Pagodası

Çocukluğumdan beri ayak bastığım yerin, gördüğüm yapıların ve başarılı insanların hikayelerini hep merak etmişimdir. “Kim bilir burada ne savaşlar verildi, ne hüzünler, ne sevinçler yaşandı. Kimler bu yollarda yürüdü, kimler mendilini düşürdü…” diye düşünmekten kendimi alamam. Yine bir gün böyle merak edip öğrendiğim bir hikâyeyi paylaşmak istiyorum sizlerle. Boğaziçi Köprüsü’nden geçerken her defasında gözümü alamadığım, […]